YENİDEN BAŞLAMAK

        Kasvetli bir Pazar. Okulun koridorlarını geçip, merdivenlerden nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. Kendimi masama külçe gibi attım. Dışarıdan velilerin sesleri duyuluyor. Tek tek gelip sınıflara giriyorlar. Veli toplantısının başlamasına dakikalar var. İri yarı olmama rağmen, sırtımdaki dev sıkıntıların altında ezilmekten, çocuk cüssesi kadar kaldığımı hissediyorum. Omuzlarım çökük, gözaltlarım şiş. Geceleri uyuyamıyorum. Eşimin gece uyanma nöbetleri hâlâ devam ediyor. Hastalığı yavaş iyileşiyor. Güçlü olmalısın diyorum içimden, bütün bunları aşarsın. Öğrencilerimin hayat dolu bakışları bana güç verecek. İnanıyorum, inancımı yitirmek istemiyorum.Geçen şu birkaç ayı kafamdan silip, hayata yeniden başlamak istiyorum. Yeniden başlamak bazen beni yıldırıyor.

       Yapabilir miyim diyorum... Yapabilir miyim? Önce yaşadıklarımı kafamdan silmem lazım. Eşimin hiçbir rahatsızlığı yokken, bir gece vakti yere yığılıp, beş saniye kadar nefessiz kalması, suni teneffüs yaparken bir elimde telefon, ambulansı aramam... Unutabilir miyim? Hastanede duyduğum o karanlık tamam: “Beyin kanaması!..” Doktorun yaşamaz demesine rağmen, kilometrelerce uzak başka bir ilde, bir ay hastane bahçesinde beklediğim o kasvetli zamanlar ve uzun ameliyatlar!.. Uykusuz geçen her sabahın güneşiyle yaşayacak diye umutla beklemem. Ve bir sabah o beklediğim mucize gerçekleşti. Artık çocuklarıma verdiğim sözü yerine getiriyordum, birlikte eve dönüyorduk, evimi ve çocuklarımı nasıl özlemiştim. Sanki yıllardır görmüyordum. Hastaneden ayrılırken profesörün söyledikleri hâlâ kulaklarımda: “Ben en umutsuz vakalarda bile hastaların iyileşeceğine inanırım. Ama senin inancın öyle güçlüydü ki, onu hayata döndürdü. Hiçbir şey umutsuz değildir. Yeter ki güçlü ol ve mücadele et. Bundan sonra eski sağlığına kavuşacak.” O kendi kendine bir söz verdi. Yeniden hayata başlayacaktı, ben de verilmiş bu ikinci şansı onunla yeniden, en iyi şekilde değerlendirecektim.

       Okul açılalı bir ay kadar olmuştu. Bu sıkıntılarımı henüz üzerimden atmadan okula başlamış, ruh halimi düzeltmeye çalışıyordum. Bunun için bir süre rapor alıp dinlenmek istememe rağmen rapor alamadım. Kimse beni anlamıyordu ya da anlamak istemiyordu. Çaresiz, bunları aşmak bana kalmıştı. Kararlıydım, kendimi öğrencilerime verecek, onların başarısıyla bütün bunları aşabilecektim. Bu sınıfı yeni almıştım. Çocukların durumları iyi değildi. Ben kararlıydım, onlarla başarılara yelken açacaktık. Kapsamlı bir toplantı tutanağı hazırladım. Masamda velileri beklerken, iç dünyamla baş başaydım. Ne kadar böyle kaldığımı bilmiyorum.Birkaç veli gelip sıralara oturmuş, “Günaydın,” sesiyle irkiliyorum. Biraz da utanıyorum. Öyle dalgınım ki hiçbirini fark etmemişim. Toparlanıyorum. Son gelenler de yere oturuyor. Kendime çeki düzen veriyorum. Yüzüme mutluluk maskemi takıyorum. Veliler alınan kararlardan memnun, toplantı başarıyla bitiyor. Görevimi tam yapmanın huzuruyla eve dönüyorum.

       Pazartesi hızla alınan kararları uygulayıp hedefe kilitleneceğiz. Hafta sonu kendimi motive ettim. Programımı yeniden gözden geçirdim. Artık hazırım. Eşimin iyileşmesi de beni motive ediyor. Pazartesi heyecanla okula geldim. İkinci dersin ortalarında nöbetçi öğrenci, okul müdürünün beni çağırdığını haber verdi. Bir iki dakika içinde odasındaydım. Benim durumumu biliyordu. Yeni aldığım sınıfla ilgili çalışmalarımı ve düşüncelerimi biliyordu. Biraz tedirgin, konuya hemen girip hemen bitirmek istiyor. Meraklanıyorum.

       “Hocam, geçen yıl tayin istemiştiniz. Cuma günü bize yazınız geldi. Bugün ilişiğinizi kesip yeni okulunuzda başlamanız gerekiyor.”

       Duyduklarıma inanamıyorum. Cumadan beri bunu biliyordu ve benim toplantı yapmama ses çıkarmadı. Ya veliler, onlar ne düşünecekti? Ya çocuklar? Böyle bir şeye inanamıyordum. Duyduklarım doğru olamazdı... Benim ağzımı açıp konuşmama müsaade etmeden, arka arkaya yapmam gerekenleri sıralıyordu müdür. Onu karşımda ruhsuz bir idari makine gibi görmeye başladım. Konuşmanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordum. Evet, geçen yıl tayin istemiştim; ama neden benim böyle bir toplantıyı yapmama müsaade etmişti? Çaresiz, gerekenleri en kısa sürede yaptım.Kendimi rüzgârın kollarına bırakılmış kuru bir yaprak gibi hissediyordum. Rüzgâr beni nereye savurursa oraya gidecektim. Sınıfa çıkıp eşyalarımı topladım, öğrencilerimle vedalaşamadım. Arkadaşlarımla kısa bir vedadan sonra arabama atladım. Sonbaharın kokusu vardı etrafta. Bahçede güz gülleri açmıştı. Son çığlıklarını topluyordu kuşlar. Her şeyin bir sonu var der gibiydiler. Hafiften esen rüzgâr, yalayıp atıyordu kuru yaprakları bir kenara. Sessiz sedasız kendilerini bırakmışlardı rüzgârın kollarına… Tıpkı benim gibi… Ağlamadan çıkmak istiyorum bahçeden. Radyoda ayrılık şiiri okuyor acılı bir ses, fonda hafif bir müzik. Bu kadar tesadüf olamaz diyorum. Göz pınarlarıma hâkim olamıyorum. Trafik ışıklarında durmuşum. Öyle şiddetli ağlıyorum ki, etraftaki arabalardan bana bakıyorlar. Hiç aldırmıyorum…

       Yeni okuluma gelmişim. Gözlerim kıpkırmızı olmuş ağlamaktan. Kaç kilometre yol yaptım, buraya nasıl geldim bilmiyorum. Bir robot gibiyim. Sadece gerekenleri yapıyorum. Resmi işlemler bitiyor. Ertesi gün sınıfıma gireceğim. Büyük, kasvetli, soğuk bir okul ya da ben öyle hissediyorum. Buraya alışamamaktan korkuyorum. Koridorlarda çocuklar koşuyor. Mutlular, çığlık çığlığa koşuyorlar. Umarsızlar. Onlar gibi olmak istiyorum. Hayatın acımasız tokatlarından nasibini almamış, küçük, tertemiz canlar. Yeniden başlamak isterken, savrulup burada buluyorum kendimi. Kısa sürede sınıfa adapte olup derslere başlamalıyım. Birinci sınıfı okutacağım ve beklemeye zaman yok. Karmakarışık duygular içimi kemiriyor. Bulduğum en sessiz köşede ağlıyorum. Kimse görsün istemiyorum, güçsüz görsünler istemiyorum beni. Çocukların gözlerindeki o küçük, masum bakışlar hayata döndürür mü beni? Zaman ilaç biliyorum ve bu masum bakışlar!.. Yeniden başlıyorum...

       Bugün koridorlarda nöbetçiyim. Dışarıda hırçın bir yağmur var. Buna aldırış etmeyip tek tük koşan çocukları izliyorum camdan. Sıcak bir el tutuyor elimi. Dönüyorum. Yuvadan gelen bir öğrencim!.. Gözlerinde sıcacık bakışlar, gülümsüyor. Olduğum yerde çömeliyorum. Gözlerimiz aynı mesafe de. Gülümsüyorum!

       — Öğretmenim, diyor, sevgi dolu bir sesle. Ardından devam ediyor:

       — Ağlıyor musunuz?

      Farkında değilim. Hemen toparlanıyorum.

      — Hayır. Sana öyle gelmiş olmasın. Ben yağmuru izliyorum. İzlemek ister misin?

     Tuttuğum gibi kaldırıyorum pencere mesafesine. Dışarıda yağmura rağmen koşan çocuklar gülüyor.

        — Aç mısın? Yuvadan gelirken yemek yedin mi?

        Hiç beklememiş gibi yüzüme bakıyor. Gülümsüyor.

        — Kendine bir şeyler al kantinden.

       Parayı aldığı gibi koşuyor, koridorlarda kayboluyor. Arkasından bakarken ders zili çalıyor. Son dersteyiz. Ödev verirken çocuklar başıma üşüşüyor. Mehmet de yanımda, hâlâ simidini kemirmekle meşgul. Arada bir gülümsüyor. Beni izliyor, ödevlerini defterlerine tek tek yazıp yerlerine oturtturuyorum. Paydos zili çalıyor. Birkaç saniyede sınıfı boşaltıyorlar. Dışarısı karanlık. Yağmur hâlâ devam ediyor. İçim titriyor soğuğu düşündükçe. Pencereden öğrencilerimi izliyorum. Yağmurla dalga geçer gibi koşuyor, su göletlerine atlıyorlar. Çocukça eğleniyorlar. Çıkarken cep telefonumu arıyorum. Az önce koyduğum yerde yok!.. Her yere bakıyorum. Öğretmenler odasında kalmış olabilir diye telaşla koşuyorum. Birkaç arkadaşım çıkmak üzereler, telaşımı soruyorlar. Anlatıyorum. Biri gülümsüyor. Yuvadan gelen öğrencilerin yapmış olduğunu söylüyorlar. İnanmıyorum. Diğeri onaylıyor. ‘Son birkaç dakika yanımda Mehmet vardı. Hayır, o yapmaz,’ diyorum kendi kendime. Telefon değil beni düşündüren, ya gerçekten benim çocuklarımdan biri aldıysa? Hayır, bunu düşünmek bile dehşet verici. Arkadaşlar emin. Yuvaya gidip kontrol etmemi öneriyorlar. Evime yakın nasılsa, bakarım diyorum. Yuvaya gittiğimde çocuklar servisten inmiş yerlerine yerleşmişler. Görevli öğretmenle görüşüp durumu anlatıyorum. Gülüyor:

       — Hocam bu tür şeylerle her gün karşılaşıyoruz. Geçen gün grup annelerinin telefonunu çaldılar, ne kadar uğraştıysak bulamadık. Sizin de bulacağınızı sanmıyorum. Büyük çocuklar küçüklere çaldırıyor, şebeke gibi yani. Sonra da öyle bir saklıyorlar ki...

       Bundan sonrasını dinlemedim. Bu kadarı bana fazla gelmişti. Ne kadar umarsız, ne kadar sakin anlatıyordu adam? Yoksa o da bu acı hayatların tıkıldığı yerde duygularını mı kaybetmişti? Sesinde endişe bile yoktu. Bunlar gerçek olabilir miydi? O masum, küçücük eller bunu yapar mıydı? Çocuklarla görüşmek için müsaade istedim. Odalarına çıktım. Çocuklar beni görünce şaşırdılar. Mehmet ve sınıftaki diğer iki çocuk yanıma geldi. Çok geçmeden diğer çocuklar da başıma üşüştüler. Büyükler tedirgin beni izliyor. Telefonumu kaybettiğimi, yanlışlıkla çantalarına koyabileceklerini söyledim. Uzunca bir çocuk hemen atladı:

       — Öğretmenim telefonunuz beyaz mıydı?

       — Evet dedim, duyduğumun yanlış olmasını dileyerek. İçimden dua ediyordum, bu telefonun benim olmaması için!..

       — Ben Mehmet’in beyaz bir telefon verdiğini gördüm Turgay ağabeye.

       — Hayır öğretmenim. Ben almadım.

      Mehmet bin bir türlü yeminleri ardı ardına sayıyordu.

      — Ben de biliyorum oğlum senin almadığını.

       Dememe kalmadı, söyledikleri çocuğu görevli alıp getirmişti. Aceleyle ceplerini karıştırıyordu. Benim telefon cebinden çıktı. Donmuştum. Görevli arka arkaya konuşuyor, çocuğa bağırıyordu. Kolundan tuttum, “Sus,” diyebildim. Her tarafım titriyordu. Çocukların arasından sessizce yürümeye başladım. Söyleyecek hiçbir şey bulamamıştım. Hemen orayı terk etmek istiyordum sadece. Büyükçe bir çocuğun ceketimi çekiştirip;

       — Mehmet’i dövmeyecek misin öğretmenim? dediğini duydum.

       Arkamı döndüğümde Mehmet’le göz göze geldim. Sessizce bana bakıyordu. Yaklaştım korkudan titreyen ellerini tuttum. Buz gibiydi!..

       — Ona daha büyük bir ceza vermeyi düşünüyorum. Ben onun öğretmeni değil aynı zamanda annesi olmak istemiştim. Ama o bunu istemedi. Artık sadece öğretmeniyim. Onu sevmeyen bir öğretmen, daha ne olsun...

       Ertesi gün yanımdan hiç ayrılmayan Mehmet beni uzaktan izliyordu. Birkaç ders böyle devam etti. Masamda dalmış ders defterini yazarken çelimsiz bir el önüme bir kâğıt parçası bırakıp sırasına oturdu. Son anda Mehmet olduğunu fark ettim. Buruşuk kâğıt parçasını açtım. Yazmayı henüz öğrenemediği için başkasına yazdırmıştı şiiri. Sonuna kadar okuyamadım. Annem diye başlıyordu şiir!

 

Kadriye Arslan KIRDÖK


Yorumlar

  • Bir SEN

    Dupduru, samimi ve yoğun duygu yüklü bir öykü. Keyifle ve merakla okudum.

    8 Eylül 2019 Pazar, 20:24:18

Yorumunuzu Paylaşın