KÜP

Hiç bu kadar terlediğimi hatırlamıyordum. Titrediğimi de. Ellerim yapış yapış bir şekilde kımıldamadan kapının ardından gelen seslere kulak kabartmış öylece bekliyordum. Kapıların parçalanma sesleri kulaklarımı kanatacak kadar yakın ve kalbimi durduracak kadar sertti. Sıra ne zaman benim kapıma gelecekti acaba?

Ayak sesleri yaklaşıyordu. Bunu duyabildiğim için şanslı mıydım? Hazır olma şansına sahiptim ama istemiyordum. Hazır olsam ne olacaktı ki zaten? Önce kapımı sonra kafamı kıracaklardı. Bir insan kafasının parçalanmasına hazır olabilir mi? Ya da ne kadar hazır olabilir? Saniyeler, belki de dakikalar içerisinde çığlık atma sırası bana gelecekti. Gözlerimi kapatsam işe yarar mıydı acaba? Ya da ellerimle kafamı korusam? Gelen darbeleri ne kadar azaltırdı? Azaltır mıydı?

“Allah’ım. Lütfen…”

Gelmişlerdi. Kapıyı kırmak için ne kullanıyorlardı acaba? Balta? Ayakları? Omuzları?

“Balta olmasın lütfen.”

Ahşap kapının çatırdayarak kırılmasının sesini duydum. Yüzlerce, binlerce kez filmlerde duyduğum sesle hiç alakası yoktu. Hiç yapay gelmiyordu kulağa. Hep kandırmışlar beni. Artık bir kapım yoktu. İçeriye kapının hızla savrulmasından olsa gerek yoğun bir serin hava hücum etti. Bu detayları neden görüyorum? Kapının eşiğinde, elindeki vücuduyla orantısız baltasıyla bekleyen iri kıyım bir adam belirdi. Balta olmamalıydı. “Hayır... Balta olmaz…”

Adam elindeki baltayı kenara attı.

“Ohh. Teşekkürler Allah’ım.”

İnançlı birisi olmaya mı başladım acaba?

İyice sindim. Kendimi koruma şansım artık yoktu. Baltayı kullanmayacak olması işini ne kadar uzatacaktı acaba? Yaklaştıkça küçüldüm. Hedef küçültme. Askerde öğrenmiştim. Ne kadar az yer kaplarsan darbe alman o kadar zorlaşır. Ama bu kurşunlara karşı işe yarıyordu sanırım. Keşke bir şansım olsaydı. Keşke işe yarayacak kadar cesur olsaydım. Keşke karşı koyabilseydim. Keşke hayır diye haykırabilseydim, kendimi koruyabilseydim. Keşke...

Adam önümde durdu.

Aman dilemeyecektim. “Ne yapmak istiyorsa yapsın. Yeter ki çabuk bitirsin işini.” Adamın omuz hareketi işine başladığını anlatıyordu. Elleri uzandı. Benim de ellerim kalktı. Oysa kaldırmayacaktım...

“Lütfen…” duydu mu acaba? Ben bile duymadım ki. Duysa bile ne değişecek?

Elimi sıkıca kavrayan güç beni kendine doğru çekti. Keşke ben de bu kadar güçlü olabilseydim.

Ayakta olmak kötü, hedef küçültmeyi de beceremedim. Sol kolum adamın kuvvetli avuçlarındaydı; kuru bir dal gibi kırılgan ve güçsüz. Sağ kolum boştaydı. Boşta mı? Can havliyle savurdum. Adamın çenesinden gelen ses kulaklarımda yankılandı. Sol kolumu kavrayan parmakları gevşedi. Kolumu çekiverdim. Sağ yumruğumu tekrar savurdum. Boşa gitti. Solu savurdum. Boşa gitti. Ayakta durmak ne kadar da zordu.

“Balta…” beynimde şimşekler çakmıştı. Baltayı elime geçirmeliydim. Beynim emirler yağdırıyordu. “Koş” diyordu. “Diğerleri de gelmeden koş.” Diğerleri var mıydı acaba? Dışarıdan çığlıklar duyuluyordu. Kaç kişiydi bunlar? Baltayı elime aldım… “Kalkmaya çalışan adama mı gideyim kırık kapıdan mı geçeyim?” sorunun cevabı yine askerlik zamanındaki bölük pörçük anılardan geldi. “Düşman eksilt…“

Balta göründüğünden ağırdı. Terli ellerimden kayar mıydı acaba?

Çığlıklar arttı. Büyük bir patlama sesi duyuldu. Kafamı istemsizce patlamanın sesini içeriye dolduran kırık kapıya çevirdim. “Hayır. Yanlış hareket. Adam da bunu bekliyordu zaten. Dikkatini dağıtma… Allah’ım lütfen.” Kapıdan içeriye hücum eden tozlar patlamanın etkisindendi herhalde.

“Neyse ne. Düşman eksilt… “

Adamı biraz önce bıraktığım tarafa döndüm. Adam yok… Nerede? Beynim çok çalışmaktan ısınmaya başlayacak yanacaktı sanki. Durmadan bana emirler yağdırıyordu. “Kapı… Kaç… Kaç...”

Beynimdeki ses tok ama güçlü sese sahip darbe ile sustu. “Yapmayacaktım. Kapıya bakmayacaktım…” Yer bana doğru ne kadar da hızlı yükseliyordu...

***

“Ne kadar da karanlıktı!” Bunu hiç sevmiyordum. Sessizlik karanlığın yoğunluğunu artırıyordu sanki. Hava dönüşüyor, yoğunlaşıyordu. Karanlığa dokunulur mu? Böyle zamanlarda uzansam dokunurum gibi gelir bana. Acaba nasıl bir his olurdu dokunabilseydim? Yapış yapış mı? Yoksa toz gibi, kum gibi dağılır mıydı dokunur dokunmaz? Belki de pamuk hissi uyandırırdı, yumuşacık…

Başım ağrıyordu…

Nerede olduğum konusunda hiçbir fikrim yoktu. Geveze beynim bu konuda susmayı tercih etmişti?

Karanlığa göz alışırdı hani. Neden hala hiçbir şey göremiyordum.

“Kimse var mı?” diye seslendim. “yoktu sanırım ya da orada bir yerde beni izleyerek kıkırdıyorlardı. Kim bilir.”

Yerden destek alıp ayağa kalkmaya çalıştım. Sanki havadaydım. Yeri bile göremiyordum. Sadece soğukluğunu hissediyordum. Üşütüyordu beni. Korkutuyordu da… Ayağa kalkmamla başım dönmeye başladı. Şimdiye kadar baş dönmesini hiç karanlıkta yaşamamıştım. Karanlık dönüyordu. Ya da dönen bendim. “Allah’ım ne oluyor böyle. “

“Yardım edin.”

Bir duvarı, kapısı olmalıydı buranın ya da bir tavanı. Dokunmalıydım. Suskun beynim direktiflerine tekrar başladı. “İlerle.” Nereye doğru? “Bir adım at. Gerisi gelir…“

“Merhaba. Sesimi duyan var mı?” Artık bir cevap beklemiyordum. Kıkırdamaları duymak da yetecekti bana.

Ellerim önde her an karşılaşacağı bir duvar ya da başka herhangi bir şeye dokunmayı bekler pozisyonda. Ayaklarım yere basmasına rağmen havada gibi. Adım atmaya korkuyorum ama atmalıyım. “Lanet karanlık. Bir ışığa ihtiyacım var. Lanet sessizlik...“

Duyduğum koku iliklerime kadar korkmama neden oldu. “Bu koku da ne?” diye düşünürken zaten karanlık olan ortamda gözlerimin kapandığını hissettim. Beynim yine terk etti beni...

***

Uzaktan gelen sesle uyandım. Gözlerim yine karanlığa açıldı. Açılmadı mı acaba? Şalter sesine benzeyen kısa ama güçlü mekanik bir ses duyuluyordu. “Şalter demek elektrik demek, elektrik de ışık…” “Şükürler olsun beynim çalışıyor…” Ses düzenli bir şekilde artarak yaklaşıyordu. Saniyede bir şalter sesi, buraya gelmesi ne kadar sürerdi acaba?

İleride küçük ışık huzmeleri görünmeye başladı. Bulunduğum yeri artık görmeye başladım. Şeffaf duvarları olan kocaman bir küpün içindeydim. Yaklaşık elli metrekare olduğunu düşündüm. Tahmin oyunlarında hep kötü oynayan ben olmuştum. İçinde bulunduğum odanın kapladığı alanı neden tahmin ettiğimi bile bilmiyordum. Tek başınaydım. Küpümün yanında birebir benimki ile aynı başka bir küp vardı. İçindeki adam şaşkın bir şekilde bana bakıyordu. Kafamı kaldırdım yukarıda da bir küp ve içinde bir adam. Önüm, sağım, solum… Şeffaf küplerle dolu bir yerdeydim. Kapısı, penceresi olmayan küpler…

“Nasıl girdim ben buraya?“

Camdan duvara yaklaştım. Bana şaşkın şekilde bakan adam da geldi. İlginç. Ben üzerimde montla üşüyorken adam plaj kıyafetleriyle duruyordu. Benim gibi korkmuş görünüyor,  tedirgin gözlerle etrafındaki küplere bakıyordu.

“Merhaba” dedim.

Sadece bakmaya devam etti.

“Beni duyuyor musun?” diye bağırdım.

Cevap yoktu.

Ellerimle kulaklarımı gösterdim. Bu işaret tüm dünyada aynı anlama gelir herhalde. “Beni duyuyor musun?”

Adam onaylamadığına dair kafasını iki yana salladı.

Ellerimi cam duvarın üzerinde gezdirerek duvar boyunca yürüdüm. Pürüzsüz. İpeksi. Köşelerinde herhangi bir boşluk ya da yapıştırma izi yoktu. Havalandırma da...

“Hadi be!” dedi beynim. “Gerçekten de bir havalandırma yok”

Hızla koşup olanca gücümle duvara tekme atmalıydım. Ya da omuz vurmalıyım diye düşünürken benden önce de düşünenlerin olduğunu gördüm. Bütün küplerde hareketlenme vardı. Hepsi küpleri kırmaya çalışıyorlardı. Ne işlerine yarayacaksa? Kırmaları durumunda birebir aynı olan bir diğer küpe geçeceklerdi sonuçta.

Sakin olmalı, düşünmeliydim. Nefes alabiliyor olmanın avantajını kullanmalıydım. Daha ne kadar alabileceğim bile belli değildi…

Oturdum. Komşu küplerdekiler bana bakıyorlardı. Ne yaptığımı anlamaya çalışıyorlardı sanırım. Ben de bilmiyordum ki. Komikti. Bu duruma düşeceğim aklıma gelmezdi. Nasıl gelsin ki?

Birkaç dakika öncesine kadar karanlığa küfür eden ben konsantre olmak için gözlerimi kapatıyordum. Saçma. Gözlerimi kapattığımda balta geliyordu aklıma. “Neden kafasını patlatmadım ki adamın. Belki bu duruma düşmezdim.”

Durum değerlendirmesi yapmalıydım.

Bilim kurgu filmlerinde görsem de saçma gelecek bir küpün içerisindeydim. Küpün görünen herhangi bir yerinde havalandırma yoktu. Görebildiğim yüzlerce küp vardı. Hepsi yan yana ve üst üste bindirilmişti. Uluslararası hizmet veren bir limandaki konteynerler gibi istiflenmiştik. Duvarlar cam ya da benzeri şeffaf bir malzemeden oluşmuş her bir küpte tek kişi vardı. Sanırım her küpün içinde de farklı bir hava sistemi vardı. Nasıl olduğunu tahmin bile edemiyordum. Küplerdeki insanların bazılarında kışlık kıyafetler bazılarında ise yazlık kıyafetler vardı. Hatta bazılarındaki insanlar mayolarıyla duruyorlardı. Demek ki farklı bölgelerden getirildiler. Ya da farklı zamanlarda alındılar bulundukları yerden…

Bir sinyal sesi gözlerimi açmama neden oldu. Sinyalin kaynağını anlamak için etrafa baktım. Diğer herkes de benim gibi şaşkın. Bazıları deli gibi küplerinin içinde koşturuyorlardı. Sinyalin kaynağını buldum. Şeffaf duvarın tam ortasında kırmızı bir ışık yanıp sönüyordu. Yavaşça ayağa kalkıp kırmızı ışığın olduğu duvarın önüne geldim. Işığa dokundum. Bir şey olmadı. Sinyal devam ediyordu ama sesin yönü değişmişti. Elimi çektiğimde ışığın orada olmadığını fark ettim. Işık diğer duvarda yanıp sönmeye devam ediyordu.

Bütün küplerin içerisinde duvardan duvara bir koşturma başlamıştı. Kadınlar, erkekler deli gibi o duvardan o duvara koşturuyorlar, ışık her seferinde farklı bir duvarda yanıp sönmeye devam ediyordu.

Nasıl bir oyunun içindeydim ben?

“Keşke rüya olsa.” diye düşündüm. Her şey ne kadar da güzel olurdu. Uyanırdım ve her şey eski haline dönüverirdi. Sıkıcı ve monoton hayatıma dönerdim. İşe gider, işten gelir uyur ve diğer sabah yine işe giderdim. İçim sıkıldı. Ne saçma bir hayat yaşıyordum ben. Hayatımda hiç heyecan yoktu. O ilk çığlığı duyduğumda oynadığım oyunum vardı sadece hayatımı renklendiren.

Sinyalin sesinin kesilmesi ile dikkatim tekrar ortama odaklandı. Bütün küplerdeki insanlar durmuştu. Oldukları yerde dikilmişler etraflarına korkuyla bakıyorlardı. Yer hafifçe hareket etmeye başladı. Küpün yüksekliği azalıyordu. “Nasıl yani?” Küplerindeki insanların yüzlerindeki korku ve duyamadığım çığlıkları içimi titretti. Tüm küplerin yükseklikleri yarıya indi. Ellerimi kaldırdığımda tavana değebiliyordum. Nasıl bir madde böyle sessiz ve pürüzsüz bir şekilde şekil değiştirebilir ki? Tekrar bir hareketlenme başladı. Küpümün genişliği de değişmeye başladı. Bu değişimde bir çatırtı, bir gürültü, mekanik bir ses bekliyordum. Hiçbir şey yoktu. Bir sıkışma sesi bile… Sadece küp daralıyordu. Genişlik de yarısına kadar düştü.

Diğer küplerdeki insanlar hareket etmeye korkuyorlardı artık. Onların aksine ben hareket etmeye başladım bu sefer. Kötüydü. Onlar fark ettiler mi bilmiyordum ama daha küçük bir küp daha az solunabilecek hava kaynağı demekti. Soğukta terlemeye başladım. Nefes alışımda bir düzensizlik var mı diye kendimi dinledim. Yoktu. “Her şey normal. Ne normali be! Hiçbir şey normal değil...”

“Neyse ne!” Sakin olmalıydım. Bir çözüm olmalıydı. Hep bir çözüm vardır zaten. O kadar film seyrettik. Hepsinde de kahraman bir şekilde çözüme ulaşmıyor muydu? Benim küpümün kahramanı da bendim. Çözümü üretme görevi de benimdi… Kollarımı sıvamam ve müdahale etmem gerekiyordu. Nasıl başlayacağımı bilmesem de…

Kendi etrafımda dönerek başladım. Bu küplerde bir şeyler olmalıydı. Onu bulmalıydım. Olmalıydı. Yoksa olmazdı. En zor oyunlarda bile kahramana yardım edecek bir şeyler olurdu. Yoksa ne anlamı kalırdı ki. “Bak!” diyordum kendime. “Bak ve gör!” Hep söylenir ya. Bakmakla görmek arasında ince bir çizgi vardır… Bu geyiği yüzlerce kez duymuştum. Ne kadar da felsefi… Al işte bakıyorum. Görülecek hiçbir şey yok…

Hafif bir ses duyuldu. Diğer küplere baktım. Hiçbirinde bir hareket yok. Bir tek ben mi duyuyordum acaba? Sesin kaynağı belli olmuyordu. Bir şey mi söylüyordu yoksa öylesine bir ses miydi? İyice kulak kabarttım. Evet, hafif bir ses geliyordu. Sinyal sesi… Durmadan devam eden tiz bir ses. Duvarlara baktım. Herhangi bir ışık yoktu. Nereden geliyordu bu lanet ses? Kulaklarımı tırmalayacak kadar arttı. Gözlerimi kapattım. Kulaklarımı da. Olduğum yere çöktüm. Cenin pozisyonuna geldim. Ses beynimin içinde çınlamaya ve olanca düz bir tizlikte devam ediyordu.

“Acele edin” diyen bir insan sesi geldi. Sonra yenileri katıldı konuşmalara. Gözlerimi heyecanla açtım. Her yer beyazdı. Küp? Küp gitmişti. Perdelerle çevrili küçük bir odadaydım. Sinyal sesi devam ediyordu. Yan taraftan gelen heyecanlı sesler artmıştı. Uzanıp sesin geldiği taraftaki beyaz perdeyi araladım. Dört - beş tane beyaz önlüklü kişi yatakta yatan birisinin üstüne eğilmiş bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı. Durdurmak istedim onları. Kalkamadım.

Kalabalıktakilerden birisi beni fark etti. Korktum. Fark eden adam yanındakilerden birisine seslendi.

“Hasta uyandı. Birileri şununla da ilgilensin.”

Hasta mı demişti o adam? Ben mi?

Anında bulunduğum yeri çevreleyen perdeler çekildi. Üç - dört kişi etrafımı sardı. Birisi gözlerime bir ışık tuttu.

“Şanslı piç. Yanındaki itfaiye erine dua et. Yoksa kül olmuştun şimdi. Seni kurtarmak için hayatını tehlikeye attı.” Hüzünlü bir ifadeyle yan tarafta çabalayan kalabalığa baktı. Kafasını salladı.

“Sanırım kurtulamayacak…”


Yorumlar

  • Henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olmak ister misiniz?

Yorumunuzu Paylaşın